1 Mayıs ve maden emekçilerinin zaferi
Türkiye işçi sınıfı tarihine altın harflerle yazılacak bir direniş, Eskişehir'den Ankara'ya uzanan 190 kilometrelik kararlı adımlarla zaferle sonuçlandı.
Doruk Madencilik işçilerinin, gasbedilen ücretleri, ödenmeyen tazminatları ve ellerinden alınan özlük hakları için başlattıkları mücadele; sadece bir grup madencinin değil, tüm Türkiye'nin vicdan muhasebesi haline geldi.
17 gün süren direnişin ve 9 gün süren açlık grevinin sonunda gelen bu galibiyet, günümüzün kapitalist ekonomi koşullarında "Hak verilmez, alınır" düsturunun yaşayan bir kanıtı oldu.
Ancak bu zafer, madalyonun sadece bir yüzünü temsil ediyor; diğer yüzünde ise Türkiye'nin yıllardır içinde bulunduğu özelleştirme kıskacı ve ekonomik bağımsızlık mücadelesi yer alıyor.
Bir avuç madencinin onur yürüyüşü
Doruk Madencilik işçileri, 13 Nisan'da Eskişehir'den yola çıktıklarında sadece cüzdanlarını değil, onurlarını da yanlarına almışlardı.
5-6 aylık maaşlarını ve tazminatlarını alamayan, rızası dışında ücretsiz izne çıkarılan ve sendikal hakları yok sayılan bu emekçiler, seslerini duyurabilmek için polis barikatlarını, biber gazını ve her türlü engellemeyi göze aldılar.
Ankara'da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'na yürürken aslında tüm Türkiye'ye şu soruyu sordular: "Alın terinin karşılığını almak bu kadar zor mu olmalı?"
Bağımsız Maden İş Sendikası öncülüğünde yürütülen bu süreçte, madenciler sadece fiziksel bir mesafe kat etmediler; aynı zamanda toplumsal bir dayanışma ağını da ördüler.
Duyarlı basın-medya kuruluşlarının, sanatçıların, sporcuların ve siyasetçilerin desteğiyle büyüyen bu ses, en nihayetinde devletin en üst kademelerinde karşılık buldu.
Yapılan görüşmeler sonucunda, Yıldızlar SSS Holding'in 15 gün içerisinde tüm ödemeleri yapacağı sözü verildi.
Bu kazanım, işçilerin örgütlü mücadelesinin ve tek bir ses olan toplumsal muhalefetin ne denli hayati olduğunu gösterirken, aynı zamanda emekçinin sahipsiz bırakıldığında ne denli ağır bedeller ödemek zorunda kaldığının da acı bir tablosudur.
Bir insanın çalışmasının karşılığını alabilmesi için 190 kilometre yürümesi, darp edilmesi ve aç kalması, modern hukuk devletinde kabul edilebilir bir durum değildir.
Özelleştirme çıkmazı ve "Madenler milletindir" ilkesi
Madencilerin yaşadığı bu mağduriyetin temelinde, Cumhuriyet'in en değerli kazanımlarının "özelleştirme" adı altında elden çıkarılması yatmaktadır.
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş'ın da vurguladığı üzere, son 24 yılda yapılan özelleştirmelerden elde edilen 63 milyar dolar, halkın refahına hiçbir katkı sağlamadığı gibi, stratejik kurumların özel sektörün insafına terk edilmesine neden olmuştur.
Fabrikaların ve maden sahalarının satılması, sadece bir mülkiyet değişimi değil; aynı zamanda işçinin iş güvencesinin ve halkın maden üzerindeki hakkının da satılmasıdır.
BTP Sözcüsü Lütfullah Önder'in de ifade ettiği gibi, madenler yerin üstü kadar yerin altı için de can veren bu milletin öz malıdır.
Bugün maden ruhsatlarının yerli ve yabancı firmalara yüzde 1 ila 4 gibi komik devlet paylarıyla "peşkeş çekilmesi", milli servetin transferinden başka bir şey değildir.
Çözüm ise nettir: Millileştirme. Devlet ve millet ortaklığıyla, kârın büyük kısmının halka döneceği bir işletme modeli, hem işçinin hakkını garanti altına alacak hem de Türkiye'nin dışa bağımlılığını sonlandıracaktır.
Madenlerin patronu bizzat milletin kendisi olmalıdır.
Çözümün adresi: Milli Ekonomi Modeli ve adaletli dağılım
Türkiye'nin ekonomik sorunları sadece "demokrasi" veya "hukuk" söylemleriyle, neoliberal politikaların gölgesinde çözülemez.
Mevcut sistemde kişi başı milli gelirin 18 bin dolar olduğu ifade edilse de, bu paranın halkın cebine girmediği aşikardır. Bu hesaba göre, dört kişilik bir ailenin evine girmesi gereken aylık 268 bin TL, bugün toplumun büyük kesimi için hayal bile edilemeyecek bir rakamdır.
Bu durum, üretilen değerin adil dağıtılmadığını ve emeğin hakkının sistemli bir şekilde başkalarının cebine aktarıldığını kanıtlamaktadır.
Bu noktada Milli Ekonomi Modeli, sadece bir alternatif değil, zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
Milli paralarla ticaret yapmak, devletin senyoraj hakkını kullanması ve sosyal devlet projeleriyle alt gelir grubunun yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması, bu modelin temel taşlarıdır.
Maden işçilerinin direnişi bize göstermiştir ki; halk kendi hakkına sahip çıktığında ve doğru bir siyasi iradeyle birleştiğinde aşılamayacak engel yoktur.
Doruk Madencilik zaferi bir son değil, bir başlangıç olmalıdır.
Bu zafer, tüm emekçilere "birleşirsek kazanırız" mesajını verirken; siyaset kurumuna da "neyi sattıysanız geri alacağız" diyen bir iradenin güçlendiğini hatırlatmaktadır.
Emeğin sömürülmediği, madenlerin milletin olduğu ve her Türk vatandaşının hak ettiği refah seviyesine ulaştığı bir Türkiye, ancak milli bir ekonomi ve kararlı bir duruşla inşa edilecektir.
