Monarşiden milli iradeye, geçmişten geleceğe
23 Nisan 1920, sadece bir meclisin açılış tarihi değil; bir milletin kendi kaderini bir şahsın dudakları arasından alıp, kendi ellerine mühürlediği değişim günüdür.
Bu yıl 106. yılını kutladığımız Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ilkesini dualarla ve Kur'an-ı Kerim tilavetleriyle tarihin sinesine kazıdığı mukaddes bir dönüm noktasıdır.
Bu tarih, Osmanlı'nın son demleri ile genç Cumhuriyet arasındaki o kilit kapının ardına kadar açıldığı andır.
Meşruiyetin gerçek kaynağı milli iradedir
16 Mart 1920'de İstanbul'un işgal edilmesi, fiilen bir devrin kapandığının ilanıydı. İstanbul hükümetinin tamamen devreden çıkmasıyla birlikte Atatürk, meşruiyetin kaynağını sadece ve sadece millette görmüştür.
Onun en büyük dehası, en riskli ve kritik dönemlerde dahi yetkiyi şahsında değil, milletin temsilcilerinin bulunduğu Meclis'te toplamasıdır.
Kurtuluş mücadelesi gibi ölüm-kalım savaşının verildiği bir atmosferde, istese "tek adam" olabilecek tüm kudrete sahipken, o her işin meşru zeminde yürümesini şart koşmuştur.
Prof. Dr. Haydar Baş'ın da vurguladığı üzere, Atatürk için demokrasi ve Cumhuriyetin meşruluğu milletin genel eğilimlerine (temayülat-ı umumiye) dayanmasından gelir.
Millet yararına dahi olsa, yetkiyi milletten almayan her adımın sakat kalacağını bilen Gazi, "Milletimiz çok büyüktür; esareti ve zilleti kabul etmez" diyerek tam bağımsızlığın kodlarını milli iradeye yerleştirmiştir.
Bu irade, sadece içteki bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda küresel güçlerin ve menfur emelleri olan odakların Türkiye üzerindeki baskısını reddeden çelikten bir duruştur.
Emanetin sahipleri, gençleşen siyaset ve istikbal vizyonu
Atatürk'ün ulusal egemenlik bayramını çocuklara armağan etmesi, bir sembol olmanın çok ötesinde derin bir sosyolojik ve siyasi öngörüdür.
Bu jest, Türk çocuklarının milli irade bilinciyle yoğrulması ve devletin bekasının ancak bu şuurla yetişen nesillerle mümkün olacağı gerçeğinin bir ifadesidir.
Bugün dünya üzerinde gerçek bir barış tesis edilecekse, bu durum gerilimden beslenen eski siyasetçilerle değil, siyasetin kirine bulaşmamış, duru bir vizyona sahip çocukların ve gençlerin eliyle olacaktır.
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş'ın sıklıkla dile getirdiği "10-20 yıl sonra aramızda olmayacakların, gençliğin yarını hakkında karar vermemesi gerektiği" tezi, Atatürk'ün "Umudumuz gençliktedir" sözünün güncel bir manifestosudur.
Eğer geçmişin yanlış kararlarının faturasını gençler ödüyorsa, o halde masada oturma ve kararı verme hakkı da en çok onlarındır.
Kurtuluş Savaşı'nın o çetin günlerinde Mareşal Fevzi Çakmak'ın, kendisinden yaşça küçük olan 38 yaşındaki Mustafa Kemal'e tabi olması, liyakatin ve genç dinamizmin tecrübe tarafından nasıl desteklenmesi gerektiğine dair en muazzam tarihsel örnektir.
Tam bağımsızlık yolunda milli projeler ve BTP
Bugün gelinen noktada, milli egemenliği korumak sadece kağıt üzerinde bir yönetim biçimini savunmak değildir. Gerçek egemenlik, ekonomik ve siyasi olarak tam bağımsız olmaktan geçer.
Hüseyin Baş'ın 2024 yılındaki 23 Nisan mesajında altını çizdiği üzere, vatanı koruyup kollamak boynumuzun borcudur ve bu ancak milli plan ve projelerle mümkündür.
Atatürk'ün tam bağımsızlık hedefi, bugün sadece retorik bir söylem değil, hayati bir zorunluluktur.
Genç bir liderin, 40 yıllık siyasetçilerin yapamadığı tespitleri yapabilmesi ve halkın nabzını tutabilmesi, Atatürk'ün neden gençliğe bu kadar güvendiğinin ispatıdır.
Türkiye'nin geleceği, koltuklarını bırakmak istemeyenlerin değil, Atatürk'ün prensiplerine sadık kalan, milli iradeyi her şeyin üzerinde tutan genç kadroların elinde yükselecektir.
Unutulmamalıdır ki; Cumhuriyet, ancak meşruiyetini milletten alan ve yetkiyi geleceğin asıl sahibi olan gençlere devredebilen bir sistemle ilelebet payidar kalacaktır.
23 Nisan, bir bayram olduğu kadar, aynı zamanda bizlere siyaseti gençleştirme ve "meşruiyetin ancak milli kararlarda gizli olduğu" gerçeğini hatırlatan sarsılmaz bir pusuladır.
