Murat Çabas

14.05.2026 tarihinde yayınlandı.

Türkiye ekonomisi, son yıllarda adeta bir "vergi sarmalına" hapsolmuş durumda. Sokaktaki vatandaştan en üst düzey siyasetçiye kadar herkesin dilinde aynı şikâyet var: Hayat pahalılığı ve bitmek bilmeyen vergiler. 

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel'in bir cep telefonu üzerinden verdiği çarpıcı vergi örneği, aslında buzdağının sadece görünen yüzünü temsil ediyor. 

CHP lideri, bir akıllı telefonun 65 bin liraya üretilmesine rağmen, ülkemizde 133 bin liraya satılmasını örnek göstererek, aradaki 68 bin liralık farkın vergi olduğunu belirtti. Yani telefonun fiyatından daha fazla vergiye para ödeniyor! (Kültür ve Turizm Bakanlığı Payı, TRT Bandrol ücreti, ÖTV ve KDV)

Ancak mesele sadece bir telefonun fiyatının vergiyle ikiye katlanması değil; asıl mesele, devletin neden bu vergilere "muhtaç" hale getirildiğidir. 

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş'ın analizleri, bu noktada sorunun kökenine inerek neoliberal politikaların iflasını ve çıkış yolunu gözler önüne seriyor.

AKP'nin özelleştirme karnesi: Ayda 3 dolara satılan gelecek

Türkiye'nin son 23 yılına damga vuran en temel ekonomik tercih, kuşkusuz kontrolsüz özelleştirmeler oldu. 

BTP lideri Hüseyin Baş'ın ortaya koyduğu veriler, bu sürecin ne denli büyük bir ekonomik kayba yol açtığını çarpıcı bir matematikle kanıtlıyor:

23 yıl boyunca Cumhuriyet'in birikimi olan devasa sanayi kuruluşları, limanlar ve fabrikalar toplamda 63 milyar dolara satıldı. 

Bu rakam ilk bakışta büyük gibi görünse de, 85 milyon vatandaşa ve 23 yıla bölündüğünde ortaya çıkan sonuç trajikomik: Kişi başına ayda sadece 3 dolar.

Vatandaşın cebine yansımayan bu "gelir", aslında devletin en büyük üretim gücünün elinden alınması anlamına geliyordu. 

Eğer bu stratejik kuruluşlar devletin elinde kalsaydı, sadece istihdam yaratmakla kalmayacak, ekonomik bir regülatör görevi görerek piyasayı dengeleyecekti. 

Hüseyin Baş'ın tespitiyle, elden çıkarılan bu değerler devletin bünyesinde kalsaydı, bugün trilyon dolarlık bir zenginliğin ve üretim hacminin meyvelerini topluyor olacaktık. 

Ancak "zarar ediyor" bahanesiyle elden çıkarılan her kurum, aslında devletin kendi gelir kaynaklarının kuruması ve vatandaşın sırtındaki vergi yükünün artmasıyla sonuçlandı.

Vergi ve ceza gelirine dayalı bir ekonomik yönetim çıkmazı

Bir devlet, üretimden ve mülkiyet haklarından (KİT'ler aracılığıyla) gelir elde etmeyi bıraktığında, bütçesini denkleştirmek için geriye tek bir yol kalır: Halktan zorla alınan vergiler ve kesilen cezalar. 

Bugün Türkiye bütçesinin yüzde 90'ına yakını vergilerden oluşması, modern bir devlet yönetimi değil, bir "tahsilat memurluğu" görüntüsü çizmektedir. 

Özgür Özel'in telefon örneğinde gördüğümüz; verginin vergisinin alındığı, ürün fiyatından daha fazla vergi ödenen sistem, işte bu üretim eksikliğinin doğal bir sonucudur.

Daha da vahimi, devletin adalet ve güvenlik mekanizması olan emniyet birimlerine "ceza hedefi" verilmesidir. 

2026 yılı için öngörülen bütçe hedeflerinde cezaların birer gelir kalemi olarak yer alması, devletin vatandaşına hizmet etmek yerine, onu bir "gelir kapısı" olarak gördüğünün kanıtıdır. 

Trafik polisinin asli görevi trafik güvenliğini sağlamak olması gerekirken, bütçe açığını kapatmak için ceza kesmek zorunda bırakılması, toplumsal güveni sarsan en büyük etkenlerden biridir. 

Kendi fabrikasını, kendi şekerini, kendi kağıdını yönetemeyen bir anlayışın, devleti yönetme iddiası işte bu noktada büyük bir çelişkiye dönüşmektedir.

Çıkış yolu, Milli Ekonomi Modeli ve devlet-millet ortaklığı

Peki, bu karamsar tablodan kurtulmak mümkün mü? BTP lideri Hüseyin Baş'a göre, çözüm mevcut neoliberal sistemin içinde değil, sistemi tamamen değiştirmektedir. 

Bugün iktidar kadar muhalefetin de aynı ekonomik kalıplar içinde hareket etmesi, vatandaşın seçeneklerini daraltmaktadır. 

Ancak Prof. Dr. Haydar Baş'ın mimarı olduğu Milli Ekonomi Modeli, bu noktada gerçekçi, bilimsel bir çözüm sunmaktadır.

Bu modelin temeli; devletin senyoraj (para basma) gücünü kullanması, madenlerin devlet-millet ortaklığıyla işletilmesi ve stratejik alanlarda devletin yeniden "üretici" ve "dengeleyici" bir aktör olarak sahaya inmesidir. 

Hüseyin Baş'ın "Neyi özelleştirdilerse geri alacağız, neyi kapattılarsa açacağız" çıkışı, sadece bir vaat değil, devletin yeniden kendi gelirini üreterek vatandaşına yük olmaktan çıkması projesidir. 

"Yap-İşlet-Devret" gibi halkın cebini hortumlayan projeler yerine, "Devretmeyeceğiz, işleteceğiz" mantığı, devletin gücünü borçlanmakta değil, zenginlik üretmekte kullanmasını hedeflemektedir.

Türkiye, yüksek vergiler ve anlamsız zamlarla daha fazla yol alamaz. 

Cumhuriyet kazanımlarının ayda 3 dolara heba edildiği bu düzenin panzehiri, devletin kendi öz kaynaklarına dönmesi ve milletiyle el ele vererek üretim-tüketim dengesine dayalı bir ekonomiye geçmesidir. 

Milli Ekonomi Modeli, BTP'nin ekonomi politikalarının merkezindedir ve bu eşsiz model Türkiye'nin ekonomik bağımsızlığının tek anahtarı olarak önümüzde durmaktadır.

Velonga Haber Yazılımı ile hazırlanmıştır.